Lascaux Mağarası — İnsanlığın İlk Hafıza Duvarı

1940 yılının sonbaharında, Fransa’nın Dordogne bölgesinde, savaşın gölgesi henüz yeryüzünden çekilmemişken, birkaç genç ve bir köpeğin tesadüf gibi görünen ama insanlık hafızası açısından kader niteliği taşıyan adımlarıyla açılan Lascaux Mağarası, aslında bir keşiften çok, unutulmuş bir bilincin yeniden nefes almaya başlamasıydı; çünkü burada bulunan şey yalnızca duvarlara çizilmiş hayvan figürleri değil, insanın kendini ilk kez kalıcı biçimde ifade etme cesaretiydi. Mağaranın iç duvarlarında yer alan boğalar, atlar, geyikler ve soyut işaretler, yaklaşık 17.000 yıl öncesine, Üst Paleolitik Dönem’e tarihlendirilirken, bu resimlerin teknik ustalığı, oran duygusu ve hareket hissi, uzun yıllar boyunca modern insanın zihnini rahatsız eden bir soruyu gündemde tuttu: İlkel olduğu varsayılan bir insan, nasıl bu kadar bilinçli bir estetik ve anlatım gücüne sahip olabilirdi? İşte Lascaux’nun asıl sarsıcı yönü burada başlar; çünkü bu mağara, ilerlemenin düz bir çizgi olmadığını, bilginin zaman zaman kaybolduğunu ve insanın bazı dönemlerde sandığımızdan çok daha “uyanık” olduğunu fısıldar.

Duvarlara uygulanan pigmentlerin doğal minerallerden elde edilmesi, renklerin yüzeylere rastgele değil, kaya dokusuna göre bilinçli biçimde yerleştirilmesi ve figürlerin çoğunun mağaranın en karanlık, en ulaşılması zor noktalarında bulunması, bu resimlerin yalnızca süsleme amacıyla yapılmadığını açıkça ortaya koyar; çünkü burası bir galeri değil, bir mekansal bilinç alanıdır. Araştırmacıların büyük bölümü, Lascaux’nun bir yaşam alanı değil, törensel bir merkez olduğu konusunda hemfikirdir; yani bu mağara, insanın dış dünyayı değil, iç dünyasını duvara aktardığı bir eşiktir. En dikkat çekici sahnelerden biri olan “Boğalar Salonu”, yalnızca hayvan betimlemeleriyle değil, figürlerin yönleri, boyut farkları ve birbirleriyle kurdukları görünmez ilişkilerle, adeta ritmik bir anlatı sunar; bazı hayvanların üst üste çizilmiş olması, zaman içinde tekrar tekrar aynı noktaya dönüldüğünü, yani buranın tek seferlik bir ifade alanı değil, kuşaklar boyunca ziyaret edilen bir hafıza mekânı olduğunu düşündürür. Bu durum, insanın ilk kolektif belleğini yazıdan çok önce, mekân üzerinden kurduğunu gösterir.

Ancak Lascaux’nun hikâyesi yalnızca keşif ve hayranlıkla ilerlemez; mağara, 1948’de halka açıldıktan sonra, ziyaretçilerin nefesiyle yayılan karbondioksit, nem değişimleri ve mikroorganizmalar nedeniyle hızla bozulmaya başlamış, resimler küflenmiş, renkler solmuş ve insanlığın kendi mirasını farkında olmadan yok etme tehlikesi somut bir biçimde ortaya çıkmıştır. Bu nedenle 1963 yılında mağara tamamen kapatılmış, “korumak için uzak tutma” kararı alınmış ve orijinal Lascaux, insan gözüne yeniden yasaklanmıştır. Bu yasak, aslında modern insan için acı bir ders niteliği taşır: Her şeye dokunmak, her şeyi görmek zorunda değiliz; bazı şeyler, ancak mesafeyle var olabilir. Bugün ziyaret edilen Lascaux IV replikası, teknolojik olarak son derece başarılı bir kopya olsa da, orijinal mağaranın taşıdığı o ağır sessizliği, duvarların binlerce yıllık karanlıkta biriktirdiği anlamı birebir aktaramaz; çünkü Lascaux’nun gerçek gücü, resimlerin kendisinden çok, onların bulunduğu yerle kurduğu ilişkidedir. Burası, insanın doğayla, avla, ölümle, korkuyla ve belki de ilk kez kutsal olanla yüzleştiği bir yeraltı mabedidir.

Lascaux Mağarası’nı önemli kılan şey, “ilk sanat” örneklerinden biri olması değil, insanın henüz yazıyı bilmezken bile hatırlamak, aktarmak ve anlamlandırmak istemesidir; bu mağara, bize şunu söyler: İnsan, daha en başında unutmak istemeyen bir varlıktı. Ve belki de bugün, yerin altındaki bu sessiz duvarlara bakarken, asıl fark ettiğimiz şey şudur: Biz ilerlemedik, sadece hatırlamayı unuttuk. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Skocjan Mağaraları; Yeraltında Açılan Uçurum

Gouffre Berger

Hypogeum of Hal Saflieni; Taşın Hatırladığı Ses