Altamira Mağarası İnkar Edilen Bilginin Tavanı

Altamira Mağarası’nın hikayesi, yalnızca bir yeraltı keşfinin değil, insan egosunun, bilimsel kibirin ve “olamaz” kelimesine duyulan kör inancın da tarihidir; çünkü bu mağara, bulunduğu andan itibaren insanlığa hayranlık değil, önce inkar yaşatmış, kabul edilmek için neredeyse yarım yüzyıl beklemek zorunda kalmış bir hafıza mekanıdır. 1879 yılında Marcelino Sanz de Sautuola’nın küçük kızı tarafından tavana bakılmasıyla başlayan bu keşif, ilk anda bilim dünyasında bir sevinç dalgası yaratmak yerine, neredeyse alay konusu haline gelmiş, çünkü Altamira’nın tavanında yer alan çok renkli bizonlar, gölgelerle verilmiş hacim duygusu ve doğal kaya yüzeyini bilinçli kullanan kompozisyon anlayışı, dönemin akademisyenlerine göre “fazla ustaca” idi; yani bu resimler, onların zihnindeki ilkel insan modeline uymuyordu.

İşte Altamira’yı benzersiz kılan ilk kırılma noktası burada ortaya çıkar: Bilim, kanıtı değil, kendi varsayımını korumayı seçmişti. “Bu kadar eski olamaz” cümlesi, yıllar boyunca Altamira’nın kaderini belirledi; mağara resimleri ya sahtekarlıkla suçlandı ya da modern bir elin ürünü olarak görüldü ve Sautuola, haklı olduğu anlaşılmadan önce hayatını kaybetti. Altamira, böylece yalnızca bir mağara değil, geç gelen bir özrün simgesine dönüştü. Teknik açıdan bakıldığında Altamira, Paleolitik sanatın ulaştığı en ileri bilinç seviyelerinden birini temsil eder; resimlerde kullanılan kırmızı, siyah ve kahverengi pigmentler, mineral bazlı boyalardan elde edilmiş, figürler kaya yüzeyindeki doğal çıkıntılar hesaba katılarak çizilmiş ve özellikle bizonların gövdelerinde kaya kabartıları bilinçli biçimde kas yapısı gibi kullanılmıştır. Bu, yalnızca resim yapmak değil, mekanla düşünmek demektir. İnsan burada duvara resim çizmemiştir; duvarla iş birliği yapmıştır.

Altamira’nın en çarpıcı yönlerinden biri, resimlerin mağaranın tavanında yer almasıdır; bu durum, rastlantısal bir estetik tercihten çok, bilinçli bir ritüel düzenlemeye işaret eder, çünkü tavana bakmak, insan için doğal bir eylem değildir ve bu resimleri görmek için ya uzanmak ya da yere yatmak gerekir. Bu fiziksel zorunluluk, izleyiciyi pasif bir seyirci olmaktan çıkarır ve onu ritüelin bir parçası hâline getirir. Altamira’da resim izlenmez; resmin altına girilir. Araştırmacılar, mağaranın bir yaşam alanı değil, belirli zamanlarda ziyaret edilen törensel bir merkez olduğu konusunda büyük ölçüde hemfikirdir; çünkü içeride günlük yaşama dair izler yoktur, buna karşın simgesel yoğunluk son derece yüksektir. Özellikle hayvan figürlerinin seçimi, av kültürüyle bağlantılı olmakla birlikte, salt beslenme kaygısından daha derin bir anlam taşır; bu hayvanlar, insanın korktuğu, saygı duyduğu ve belki de ruhsal bir bağ kurduğu varlıkların temsilleridir.

Altamira’nın kaderi, Lascaux’ya benzer biçimde, modern insanın nefesiyle değişmiş, mağara ziyarete açıldıktan sonra resimler zarar görmeye başlamış ve nihayetinde orijinal mağara kapatılarak erişim kısıtlanmıştır. Bugün ziyaret edilen kopya alanlar, görsel olarak etkileyici olsa da, gerçek Altamira’nın taşıdığı o ağır sessizlik, tavanın binlerce yıllık karanlıkta biriktirdiği bilinç yükü, ancak düşüncede tamamlanabilir. Çünkü Altamira’nın özü, görülen figürlerde değil, onların neden oraya çizildiğinde saklıdır. Bu mağara bize şunu öğretir: Bilgi her zaman hemen kabul edilmez, hatta çoğu zaman önce reddedilir; insan, kendi zihinsel sınırlarını aşan bir gerçekle karşılaştığında, gerçeği değil, konforunu savunmayı tercih eder. Altamira, bu yönüyle yalnızca tarih öncesine ait bir sanat mekanı değil, modern insanın kendisiyle yüzleştiği bir aynadır.

Altamira’nın tavanına baktığınızda gördüğünüz şey sadece bizonlar değildir; orada, insanın “benden önce kimse bu kadar ileri olamaz” diyen iç sesiyle hesaplaşması vardır. Ve belki de bu yüzden Altamira hala güçlüdür: Çünkü bize, ilerlemenin her zaman ileri doğru olmadığını, bazen yalnızca geriye bakma cesareti olduğunu hatırlatır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Skocjan Mağaraları; Yeraltında Açılan Uçurum

Gouffre Berger

Hypogeum of Hal Saflieni; Taşın Hatırladığı Ses